Tahrir’den Tahrir’e Koşar Adımla*
6 Kasım 2011 | 12:56
FAİK BULUT | 06 – 11 – 2011 | Sevgili Gençler ve arkadaşlar, **
Uzun teorik yazı ve iman tazeleme babından ajitasyon yerine, artık su yüzüne çıkmış olan gerçekleri belirtmeyi daha uygun gördüm.
Yazdıklarımın önemli bölümü, olayların içinde bulunan veya dünyayı gözlemleyenlerin saptamalarına dayanıyor.
Öncelikle serbest piyasanın güya sihirli elinin, insanlığın bütün problemlerini çözeceğini ve küresel dünyayla yani emperyalist Batı ile bütünleşmenin “tek kurtuluş yolu” olduğunu bize vaaz eden iki liberal sağcı aydından örnek vereceğim:
AKP’nin ve Türkiye toplumunun “akıl hocalığı” ve Avrupa Birliği’nin avukatlığına soyunan Prof. Mehmet Altan şöyle yazıyor: “Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik krizin bir daha yakamızı bırakmayacağı endişesi, gittikçe artıyor. Wall Street’i işgal et!” sloganıyla başlatılan protestolarla ile son günlerde Yunanistan sokaklarına dökülen insanlar, tüketim nehri kurumaya başladığında dünyanın nasıl bir yer olacağını bize gösteriyor.”
Eski MHP teorisyeni, eskimiş Tansu Çiller’in eski danışmanı ve şimdiki AKP yandaşı Mümtazer Türköne, şaşkın vaziyette: “ Arap uyanışı ile Wall Street eylemleri arasında tek ortak payda var: Halk kitleleri, toplumu, siyaseti, ekonomiyi; bir bütün olarak tarihi değiştirmeye girişiyor. Gördüklerimiz sadece bir başlangıç. Bir uyanma, bir ayağa kalkma ve duruma el koyma hali yaşanıyor.” ( 3 Kasım 2011-Zaman gazetesi)
Wall Street işgallerine katıldıktan sonra, gözlemlerini aktaran bir Amerikalının şu tespiti çok yerinde: “Amerikan borsasının kalbi sayılan Wall Street işgalcileri, milli Demokratların 30 yılda yaratmayı başaramadıkları politik dinamiği bir ay gibi kısa zamanda yakalamasını bildiler.” (Alternatif Toplum isimli 15 günlük derginin yayın yönetmeni Paul Rosenberg, El Cezire kanalının İngilizce yayın sitesindeki 1 Kasım 2011 tarihli yazısı)
Peki, bütün bunlar niçin yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor?
Dilerseniz; Londra’da yaşayan sosyalist ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu’nun yorumuna göz atalım: “Londra’daki, Şili’deki öğrenci olaylarından, yerel isyanlardan, Yunanistan’daki genel grevlere, Sintagma Meydanı çatışmalarına, Tahrir Meydanı’ndan, İspanya’daki Porto Del Sol eylemine, ABD’deki Wall Street’i işgal etme olayına, Hindistan’da yolsuzluğa karşı kitle hareketlerine, İsrail’deki kitle eylemlerine, bunların yüzlerce başka kentte yansımalarına kadar, kalabalıklar hızla bunlara katılmaya başlayan işçi sendikaları, “şeylerin andaki durumunu” sorguluyor, demokrasiden, burjuva siyasetinden, sermaye düzeninden bıktıklarını dile getiriyorlar; “şeylerin andaki durumunu istemiyoruz” diyorlar.
Örgütlü ve programlı olmadıkları için, saman alevi gibi sönmesi beklenen bu olaylar, sönmüyorlar, ilk anda beklenenin aksine hem patlak verdikleri yerde devam ediyorlar hem de yaygınlaşıyor yeni yerlerde boy vermeye başlıyorlar; nihayet Wall Street’e, mali imparatorluğun “Roma”sının sokaklarına ulaşıyorlar.
Sokaktakiler, meydanlardakiler, ne istemediklerini biliyorlar, ama henüz ne istediklerini bilmiyorlar. Onların eylemi “şeylerin andaki durumunu ortadan kaldırmayı amaçlayan hareketi” oluşturuyor. Böylece, tarihin kapatılmış, egemen yapı tarafından paranteze alınmış düzenli zamanının akışı kırılıyor, siyasi eyleme ve müdahaleye uygun bir alan açılıyor. Bu alanda, şimdi hareketin “ne istediğini” tanımlamak, ona anlatmak, hızlanmasına ve yayılmasına olanak sağlayacak örgütsel biçimleri ve çalışma tarzlarını yaratmak ve geliştirmek gerekiyor…
Kısacası, bir “hareket olarak komünizmi”, bir başarı garantisi beklemeden, tüm yenilgi olasılıklarına karşın hızlandırmak, şekillendirmek, kendini bulmasını, yaptığı işin bilincine varmasını sağlamak için katılmak, bu cesareti göstermek gerekiyor.
Kapitalizm ve kriz kavramlarını yan yana getirince, hemen bir üçüncü kavramı, komünizm kavramını da düşünmek gerekiyor. Daha kesin bir ifadeyle kapitalizmin krizi, komünizmin güncelliğine işaret ediyor.
Böyle baktığımızda, yukarda değindiğim, komünizmin bir zorunluluk olarak güncelliğinin yanı sıra, “şeylerin andaki durumunu ortadan kaldırmayı amaçlayan bir hareket olarak” pratikte de karşımıza çıkmaya başladığını görüyoruz.
Ancak bu bastırılan sesler, zaman zaman, kendi varlıklarını büyük bir şiddetle toplumun karşısına koyuyorlar. Fransa’da 2005 yılında, İngiltere’de de 2011 Ağustos’unda yaşanan patlamalar, işte bu “bastırılanların”, toplumda var olduğu halde varoluşu son derecede düşük bir düzeyde kalmaya zorlananların, bir anda toplumun “varoluşlar matrisindeki” görelilikler skalasını alt üst ederek öne çıkmaya çalışma çabasıdır.
İsyana katılan gençlerden biri, bir gazetecinin “peki bu isyanla ne elde ettiğinizi sanıyorsunuz?” sorusuna “biz isyan etmeseydik sen benimle konuşuyor olur muydun? İki ay önce, 2000 kişi Scotland Yard’a –Polis merkezi- yürüdük. Hepimiz siyahtık, barış içinde sakin bir yürüyüş oldu. Ama biliyor musun, bu konuda basında tek bir satır haber çıkmadı” diyordu. Bu genç, bu eylemiyle, kendisini görünmez kılan simgesel duvarı (ideoloji ve söylemi), ancak şiddet kullandığı takdirde aşabildiğinin tamamıyla bilincindeydi. (Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan 11 Ağustos ve 13 Ekim 2011tarihli iki yazı.)
Buradan yola çıkarak sosyalist Profesör İzzettin Önder’in kapitalizmin çürümüş özüne, yazlaşmış ruhuna ilişkin değerlendirmesine başvuralım:
“Kapitalizm baskı ile gelişir ve büyür. Komünizmin geri plana düştüğü ve kaynakların giderek sıkıştığı günümüz koşullarında ise, kapitalist dünyanın burjuva demokrasisine dahi tahammülü olmadığı ibretle görülmektedir. Kısacası, kapitalizm ile gerçek demokrasi yan yana olamayacağı gibi, özellikle de gelişmekte olan ekonomilerde ekonomik anlamda sosyal demokrasi hiç olamaz (İzzettin Önder 1 Kasım 2011 tarihli yazısı)
Daha başka ne sebepler var: Emperyalist, kapitalist şirketler ve devletler; dünyayı dünya olmaktan, gökyüzünü gökyüzü olmaktan, doğayı doğa olmakta, kadını kadın olmaktan, erkeği erkek olmaktan, insanı insan olmaktan, hayvanı hayvan olmaktan, bitkiyi çiçeği böceği doğal olmaktan, gıdayı gıda olmaktan çıkarmak suretiyle çevreyi, yeryüzünü ve atmosferi tahrip etmektedir. Bu haliyle bakıldığında emperyalist tekeller ile yerli ortakları, artık biyo korsanlık yapmaktalar.
Bilmem, avaaz. org diye bir web sitesinden haberi olanınız var mı? Bakınız, G-20 zirvesinin Fransa’nın Cannes şehrinde toplanması münasebetiyle neler yazmış:
“İnanılır gibi değil. Dünya devletlerinin en etkili zirvesi olan G20 küresel ekonomik krizle ilgili tartışmak üzere yarın toplanıyor ve toplantının sponsorları kim? Bankalar ve şirketler!
Bankalar ve büyük şirketler hükümetlerimize ne yapacaklarını söylemek için her yere serbestçe girip çıkabilecekleri tam erişim iznine sahipken, toplantının yapılacağı yer olan Fransa’nın Cannes şehrinin sıradan yurttaşlara neden tamamen yasak olduğu anlaşıldı.
Şirketler hükümetlerimizi ele geçirdi, ekonomimizi yerle bir etmesine rağmen büyük şirket kurtarma operasyonları elde ediyorlar. Şimdi de dünyanın büyük bir bölümünün finansal geleceğine karar verilme olasılığı olan bu toplantıyı kendi çıkarları için kullanmanın yolunu buluyorlar.
Şirket iktidarı ile sorumlu hükümet arasındaki çizgi giderek daha fazla muğlaklaştı. Politikacılar kampanyaları için şirketlerden para alıyor, göreve geldiklerinde de onları ödüllendiren politikalar uyguluyor, görevlerinden ayrıldıklarında ise yüksek maaşla işe alınıyorlar. Bu açık ve net yolsuzluktur.
İşlerimizi koruyacak, spekülatörlerle başedecek ve hepimiz için adil bir gelecek garanti edecek politikalar elde etmemizin tek yolu bu lobicilerle mücadele etmek ve liderlerimizi şirket çıkarlarından uzak durmaları için ikna etmek.
Küresel ekonomi krizin sebebi açgözlülük ve dar görüşlü çıkarcılık. Ama insanlar en çok, yoğun baskı altında olduklarında müthiş yöntemlerle biraraya gelir; bunu bu yıl defalarca gördük. Wall Street’ten Londra’ya, Melbourne’a bugün onbinlerce insan şehirlerini işgal ediyor — hükümetlerin sorumlu davranması ve şirketlerden kurtulması taleplerine biz de katılabilir ve şirketleri defedebiliriz!”
Arap dünyasındaki ayaklanmaları yakından izleyen sol kökenli yazar Gassan El İmam, burjuvazinin dalaverelerinin ayyuka çıktığı anlar ile kitlelerin başkaldırı dönemde Marks’ı nasıl hatırladığını belirterek analizine başlıyor:
“Kapitalizm, elde ve avuçtakini tüketince, önce insanları fabrikalardan çıkartıp 1. ve 2. Dünya Savaşlarının kanlı siperlerinde mahvetti. Savaşlar nedeniyle üretim düşünce, bu kez insanları cephelerden alıp fabrikalara doldurdu. Servetine servet kattı. 1970’li yıllarda, midesini tıka basa dolduran sermaye sahipleri, bunları hazmetme sürecini yaşadılar. Bu nedenle İngiltere’den bakkal kızı Margaret Thatcher ile sinema dünyasından artist Ronald Reagan gibilerini başa getirterek devlete (kamu) alanına, bu arada sendikalara ve emekçilere karşı müthiş bir saldırı başlattılar. (Esasında bir devlet kapitalizmi olan-F.B) Sovyetik sistemin tabutuna son çivi çakılınca, kapitalizm hemen her şeyi patronlar ile bankacılara teslim etti. Kapitalizmin gazinosu sayılan borsa sistemini geliştirdi.
Obama, Sarkozy ve Merkel gibi süper sermaye temsilcileri kapitalizm krizine çare bulamayınca, vahşi ve amansız serbest piyasada iflas edenler, liderlerine güvenmeyi bıraktılar. Emekçiler ve en alttakiler Arap dünyasındaki ayağa kalkışmalardan, kitlelerin sokak hareketlerinden esinlenerek Wall Street gibi sermayenin simgesel yerleri, mekanları işgal ettiler.” (25 Ekim 2011 tarihli El Şarq el Awsat gazetesi)
Avrupalı ekonomistler, son euro krizinden, Avrupa Merkez Bankası’nı sorumlu tutuyorlar. Onlara göre; bu banka AB ülkelerindeki enkazın baş müsebbibidir.
Batılı emperyalistler, Komintern’in 70 sene önce güzel biçimde tanımladığı üzere, “bir haydutlar çetesi”dir. Bu yüzden işgal, istila ve sömürü mekanizmasının Afrika’da, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta ve Libya’da görmekteyiz. Nitekim son Libya saldırısının öncüsü Sarkozy, ne yazık ki, bir takım sermaye bekçisi aydınlar tarafından “Fransa’nın milli gururu” olarak tanımlandı.
Buna karşılık, Fransa’nın onurlu aydınları tümüyle karşıt tavır aldılar. Ünlü Fransız filozof Helene Cixous, serkeşçe Libya’yı bombalayan Sarkozy için “barbar” ifadesini kullandı. Post Maocu, şimdilerde sol (teo-politik) Pavlusçu sayılan aydın Alain Badiou ise, Sarkozy’i tanımlarken, “sivrisinekvari aynı rotada devinen fare adam” ibaresini söyledi.
Badiou, yandaş ve yalaka aydınları da şu çağrıda bulundu: “Bu Fare Adam’ın peşinden fareler sürüsü gibi sürüklenip gitmeyiniz. Onun belalı rotasından ve amacından tümüyle ayrı fikirler ve rotalar bulunmasının vakti zamanı gelmiştir”
İyi güzel de, Tahrir’den Tahrir’e yani kurtuluştan kurtuluşa yol almanın reçetesi nedir?
İlk elde, usta Marks’a başvuralım. Çünkü günümüzde krizdeki kapitalistler, para babaları bile Marks’ı harıl harıl okuyorlar; onun kapitalizm hakkındaki görüşlerinin çok yerine ve haklı olduğunu açık açık söylüyorlar. Usta diyor ki; “Bu meseleyi ancak ve ancak Marks ustanın önermeleri çözebilir. Fakat Marks’ın vardır: Tahrir Meydanı’ndan Tunus’a, oradan İspanya ve Yunanistan’a, İngiltere’den Amerika’a kadar uzanan isyanlardan, ayağa kalkan gençlerden iki temel isteği vardır: İdeolojisiz ve manifestosuz ayaklanma kurtuluşa götürmez. Muhakkak yol gösterici bir ideolojinizin ve manifestonuzun olması gerekir. (Gassan el İmam, 25 Ekim 2011, El Şarq El Awsat)
Amerika’daki protestocuların eylemden çıkardıkları önemli derse göz atalım: “Sloganlardan ziyade yepyeni politik ve alternatif medya yaratılması, protestoları daha üst düzeye tırmandırabilir.”
Önemli bir ders daha: Bu protestolardaki en temel nokta, onların talepleri değildi. İnsanlığın ortak bir altyapısını yaratma isteğiydi. On yıllardan beri Amerikalı yurttaşlar başları önlerinde eğik ve boyunları bükük vaziyetteydiler. Tüketim dünyasının girdabında dönüp duruyorlardı. Kendi liderliklerini ve temsil haklarını seçkinlere devretmişlerdi. Poretsto, insanları sahneye çıkardı; yüz yüze buluşturdu, Özgürlük alışkanlarını geri getirdi, yeni kurumlar, ilişkiler ve örgütlenmeler içinde birlikte hareket etmeyi öğretti onlara. (Naomi Wolf, El Cezire kanalı İngilizce bülteninin 1 Kasım 2011 tarihli yayını)
Ve kanımca en önemli ders şöyleydi: “İnsanlığın rüyası artık ertelenemez. Şimdi tam zamanı. Bambaşka, yepyeni bir dünya kesinlikle mümkündür. Bambaşka bir dünya artık kaçınılmazdır.”
Sözü şöyle bağlayalım: “Bu gözlemlerden çıkacak en önemli ve öncelikli ders, tarihin karşımıza getirdiği momentte, eğer irademizi kullanmaz, komünizmi güncel bir sorun, kapitalizme, “şimdi, burada” bir cevap olarak düşünmezsek, barbarlık olasılığının hızla artmaya devam edeceğine ilişkin olmalıdır.
Kapitalizmin bu krizden çıkma olasılığı, tarihsel olarak vardır ama henüz ne teorik ne de pratik olarak gündemde değildir. Güncel olan bir taraftan çürüme, çözülme, canavarlaşma, diğer taraftan da bunun karşısında güncel bir seçenek olarak gelmeye başlayan komünizmdir.” (Ergin Yıldızoğlu’dan alıntı.)
* Arapça Tahrir kelimesi kurtuluş demektir; bu durumdan bir kurtuluştan diğerine koşan kitlelere ithaf edilmiştir
** Faik Bulut’un YDG Gençlik Kültür Festivaline gönderdiği mesaj (E.N)
AHM-ATİK Haber Merkezi













