Özgür Gelecek: “ATİK Heyeti kardeş Wan halkını ziyaret etti!”
29 Kasım 2011 | 20:30
TÜRKİYE | 29 – 11 – 2011 | Yaklaşık bir aydır yürüttüğü Van’a Kardeş Elini Uzat kampanyasını sonuçlandıran Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu’na (ATİK) bağlı bir heyet olarak, hem kampanya sonucunda elde edilen yardımı teslim etmek hem de dayanışma duygularını iletmek için deprem ve soğukla boğuşan Wan’ı ziyaret ettik.
Şehre adım atar atmaz, haber bültenlerinin yönlendirmesiyle olsa gerek hayatın nemenem bir normalleşmeye kavuştuğunu görmek için etrafa bakınmak kaçınılmazdı. Oysa yanıldığımızı görmek için çok beklemeye gerek kalmayacaktı. Kürtlere ancak tetiğe basmak için elini uzatan devletin, depremi politik ve elbette ekonomik fırsata çevirmek için gecikmediğini ilk görüşmelerden birini yaptığımız BDP Wan milletvekili Özdal Üçer’in “Deprem kırk köyümüzü yıktı; devletse dört bin köyümüzü yakmıştı zaten” sözlerinden anlamak güç değildi.
Kendilerini depremzededen önce devletzede olarak tanımlayan depremzedelere yardım için gönüllü olarak yardıma gelmiş genç bir arkadaş, Wan nüfusunun üçte ikisinin deprem sonrası kenti terk etmelerine, devletin gösterdiği kayıtsız memnuniyeti, İkinci İskân Politikası olarak ifade ediyordu. Başka birçok kişiyle birlikte Üçer’in de doğruladığı gibi, Wan’ın deprem öncesi resmi olmayan altı yüz bin civarındaki nüfusundan üç yüz elli bini başka kentlere göç etmişti. Koşulları elverenler başka kentlerde ev kiralamış, yakınlarının konutlarına yerleşmiş, diğerleri kentte kalmıştı.
Yetmiş bin çadırın kente ulaştığını iddia eden devlet yetkililerine haklı olarak soruyordu Üçer, “O halde insanlar neden hâlâ gelip çadır talebinde bulunuyorlar. Devlet bunu bile karşılamıyorsa neden var ki!” Başbakan yardımcısı Hüseyin Çelik’in bir televizyon programında BDP’li bir milletvekilinin Başbakana küfredip saldırmaya çalıştığını söylemesine de değinen Üçer, “Başbakana depremin etkisinin kendisine anlatılandan öte boyutlarda olduğunu anlatmaya çalıştığımda, üstüme yürüdü, korumalarını bana yönlendirdi” açıklamasında bulundu.
Binası depremde zarar görüp kullanılmayacak hale gelen Belediye, neredeyse sadece deprem sonrasının acil ihtiyaçlarıyla sınırlamak zorunda kaldığı hizmetlerini Park ve Bahçeler ile Evlendirme Müdürlüğü’nün hasarlı ama tek katlı olmakla güven veren binasında vermeye başlamış. Üçer’le bu binanın bahçesinden yaptığımız görüşmeden hemen sonra aynı yerde bir depremzede bize dönerek, “Ya! Ben bu devletin vatandaşı olmak istemiyorum. Devlet niye var!” diyerek Üçer’le aynı soruyu sorup parlamentoya yönelik yazdığı vatandaşlıktan çıkarılma talepli dilekçesini gösteriyor.
İlk gün görüştüğümüz BDP Genel Başkanı ve Colemerg milletvekili Selahattin Demirtaş, Wan Belediyesi’nin ve partilerinin Valilikle ortak çalışma taleplerine rağmen AKP İl Başkanı gibi çalışan valinin düşmanca bir tutum sergilediğini Belediyeyi ve tabii ki BDP’yi devre dışı bırakmaya çalıştığını ifade ediyor. AKP’nin depremle birlikte bir kez daha tüm bölgede teşhir olduğunu belirten Demirtaş, depremin yarattığı tahribatı, açtığı yaraları özgücümüzle ve dostlarımızla çözeceğini belirttikten sonra, daha önce de ortak çalışmalar yürüttüğünü belirttiği ATİK’e de duyarlılığı dolayısıyla teşekkürlerini sundu.
Kendileri de birer depremzede olan Wan Belediye Başkanı ve Wan BDP İl Başkanı’yla görüşmeler gerçekleştirdik. Belediye Başkanı Bekir Kaya, belki de depremin yarattığı psikolojik etkiyi en çok hissedenlerden biri. Zira valiliğin gelen yardımları engelleme girişimlerine, kısıtlı yetki ve bütçelerine rağmen yılmadan çalıştıklarını, ellerinden bir şeyin gelmediği durumlarda da “Hiç olmazsa halkın derdini dinlemeye, anlamaya çalışıyoruz” demekteydi.
Akşama doğru, belediyenin oluşturduğu Kriz
Masası’ndaki arkadaşlar bizi Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na oluşturduğu otuz çadırdan oluşan Çadır Kente yönlendirdiler. Akşam orada kalacaktık. Kar soğuğu, hastalık, yokluk gibi bütün zorluklara rağmen hiçbir yerde esirgenmeyen misafirperverlik burada da devam etti. Wan Kent Kadın Meclisi’nden görüştüğümüz bir depremzede aynı zamanda gönüllü çalışan bir kadın “Valilik iki depomuza el koydu. İnsanlar valiliğe gidince birçoğu belediyeye yönlendiriliyor. Belediyenin imkânlarının yetersiz olduklarını biliyorlar. Maksat halka belediyeyi karşıya karşıya getirmek… Biz de ihtiyaç tespiti için depremzedelere gidiyoruz. İnsanların umutla bakan gözlerine cevap olamayınca, eziliyoruz o bakışlar altında… Kimse yaşamak istemiyor artık bu ülkede…”
Depremden kısa süre önce doğmuş, depremden sonra çadırlarda doğmuş ve doğmayı bekleyen bebekler var bu çadırlarda. Ertesi gün gittiğimiz çadırlarda da var bebekler, çıplak ayaklı çocuklar. Yol boyunca kaldırımda, evlerin avlusunda, kanal kenarında ikili, üçlü çadırlar var. Ama herkese çadır ulaşmış değil, bir kısım depremzede yazlık çadır bile bulamamış. Bunu Kriz Masası’nda beklerken kendi gözlerimizle gördük.
Yirmi çadırdan oluşan bir çadır topluluğunu ziyaret ettiğimizde, hayatın tespit edilebilecek normallik düzeyinin altında olduğuna tanıklık etmek doğrudan iç acıtıcıydı. Elimizde kamerayı gören birinin “Çekin çekin! Görünmeyen insanları çekin” demesini “Buraya ilk defa gelen sizsiniz” diyen başkalarının sözlerinden anlamak mümkün olmuştu. Zaten yoksulluğun dibine kazık çakmış bu insanların bizi görünce umutlanması kaçınılmazdı. Ağlamaları da öyle… Yaşlıca bir kadın, emin olun ki, sırf derdini taşıyamayıp dökmenin dayanılmazlığında gözyaşlarına boğulduğunda söylediği onca manalı sözü duymasanız da olurdu.
Böyle depremzedelerle sohbet ederken, yoldan geçen kadınların, alana girerek spontane bir kuyruk oluşturup ellerinde hazır ettikleri nüfus cüzdanını neye yormalı? Aralarında geçen “Nave me jî bi nivîsi baş e…” konuşmasına tanıklık etmek midir çaresizlik, yoksa tam da olan şey midir? Her toplaşmayı sadece açlığı ve soğuğu yatıştırmak için bir yardım kumpanyası olarak görmek, anlamak…
On beş ve hatta yirmi kişinin yaşadığı sekiz metrekarelik çadırlar da vardı orada, bir metre yüksekliği olan iki metre karelik hamile bir kadına ayrılmış küçücük bir çadır da… Birkaç erkek, depremden istifade terk edip kaçmıştı eş ve çocuklarını. Hayat en çok kime zordu, seçilemezdi.
Sonra bir çadır ilişti gözümüze, naylondan, ince, pörsümüş… Üzerinde Başbakanlığa bağlı bir birime ait olduğunu gösteren bir ibare ve yanında büyük harflerle para ile satılmaz yazısı…
Demirtaş, Kızılay’ın bütçesinin bazı bakanlık bütçelerinden fazla olduğunu ama buna rağmen elinde sadece dört bin beş yüz çadır olduğunu; bu bütçenin nasıl kullanıldığının bir muamma olduğunu belirtmişti.
Valiliğin çadırları yok değildi kentte. Konteynırların da geldiğini söylemişti bültenler. Duyduğumuza göre bir kısım memura özgülenecekmiş onlar da. Hayat normale dönsün diye…
Belediye bütçesi artırılmasın diye afet bölgesine dâhil edilmeyen Wan halkına reva görülen bu ceza belli ki bir takdiri idarinin neticesiydi. Açlıkla terbiyeye ilave edilen soğukla terbiye şimdiden can almaya başlamıştı. İki çocuk doğrudan soğuktan, diğer iki çocuk da soğuktan korunmaya çalışırken çıkan yangın sonucu can verdi. TC’nin insanlıkla sınavı, ancak insanlıkla ilişkilendiği ölüm noktasında, çocukların bedenlerini cansız bırakmaya ve yakmaya devam ediyor.
NOT: Devlet, deprem ve soğukla mücadele eden Wan halkı için gönüllü çalışmak isteyen arkadaşlar, aşağıdaki telefonlardan Kriz Masası’na ulaşabilir, Wan’a, hiçbir şey yapamazlarsa bile (ki bu çok zor bir ihtimaldir) insanların derdini dinlemeye gidebilirler.
0 432 214 81 86
0 432 214 83 31
0 432 215 54 79
AHM-ATİK Haber Merkezi













