Kaypakkaya’yı infaz edemeyen Berktay, Ersanlı’ nın peşinde!
8 Kasım 2011 | 11:09
ERDEM CAN | 08 – 11 – 2011
| BDP Parti Meclisi Üyesi Prof. Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu’nun da ”KCK operasyonu” gerekçesi ile tutuklanmaları uzun bir zamana yayılmış olan sürek avını sonunda dünya gündemine taşıdı. Uluslararası sivil toplum örgütlerinin AKP Hükümeti’ne yönelik sert tepkilerinin yanısıra, uluslararası basınında da, son tutuklamalarla AKP’nin tüm muhalefeti sindirme, gözünü korkutma operasyonu yaptığı vurgulandı.
Tartışmanın, iç kamuoyundaki yansıması da parçalı oldu. Gülen Cemaati kuruluşları ile AKP çevreleri operasyonları desteklerken, ”Ersanlı ve Zarakolu’nun” da baya, ”terörist” olabileceğini kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bu çevrelere ait gazetelere servis edilen tapelerle, özellikle, Prof. Ersanlı’nın olduğu iddia edilen telefon konuşmaları ve ortam dinlemelerden elde edildiği söylenen bazı diyaloglar yayınlanarak bir linç başlatılmak istendi.
Ancak, bilim insanları ve aydınlar yaptıkları kampanyalarla hem AKP’nin bindirilmiş kıtalarının hem de Gülen Cemaati’nin yalan şebekelerinin kara propagandasına karşı ortak bir duruş geliştirdiler. Destek amaçlı imza kampanyalarının yanı sıra, ”BDP Siyaset Akademisinde ders vermek istediğini” beyan eden bilim insanları, iktidar ve cemaatin ortak saldırısına karşı durdular.
Tarafların son derece açık bir biçimde kendilerini ve saflarını ortaya koyduğu bu mücadelede, Taraf Gazetesi de büyük polis bülteni ailesi içindeki yerini aldı. Polis kepini Baseball kepi gibi ters takarak kamufle olmaya çalışan Taraf yazarlarına, akademik cüppesi içinde gizlenen eski bir ”tetikçi” de katıldı. Yakın arkadaşı Gün Zileli bu ”akademisyenin” iktidarla olan ilişkisini tanık olduğu bir olay üzerinden anlatıyor.
Şöyle söylüyor Zileli, ”İbrahim Kaypakkaya, hareketin merkezine, darbecilik, Kemalistlik ve silahlı mücadeleden yan çizmek türü eleştiriler yöneltti. Bu tür bütün monolitik partilerde olduğu gibi, merkezin eleştirilmesi merkez hizbiyle Kaypakkaya hizbi arasında bölünmeyi getirdi. Bölünme henüz fiilen gerçekleşmeden Söke’nin Beşparmak dağlarında üstlenmiş merkez elemanları arasında, Kaypakkaya’ya karşı tutum konusunda bir tartışma cereyan etti. (Halil)Berktay, sertlik yanlısı eğilimi savundu ve “hain” İbrahim Kaypakkaya’nın infaz edilmesini öneren birkaç kişiyle aynı tutumu takındı. Bildiğim kadarıyla Doğu Perinçek’in bu öneriye yanaşmamasıyla “hain” İbrahim Kaypakkaya’yı öldürmek, TİİKP’ye değil, Türk devletine nasip oldu.”
Üyesi oldukları örgütü ”kemalistlikle” eleştiren İbrahim Kaypakkaya’nın ”infaz” edilmesini isteyen Halil Berktay, sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yaptığı dönemde, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü müdür yardımcılığı görevini de yürüterek bir ”tutarlılık” timsali olduğunu ele güne karşı ispatladı.
Bugün her fırsatta ”özgürlükçü” düşünceye olan ”yılmaz bağlılığını” dile getirmekten özel bir haz aldığı anlaşılan Berktay’ın, bu anlamda kişisel geçmişine hiç değinmemesi dikkat çekici. Tarih bilinci gelişmediği için kendisini tanıyanların tanıklıklarına ihtiyaç duyulan Barktay’ın ”özgürlük tutkusu” söz konusu olduğunda şu satırları atlamak olmaz:
”Öncelikle belirteyim ki, bizzat Halil Berktay dürüst değil. Taraf gazetesindeki makalelerini bilmiyorum ama 1970’li yıllarda yazdığı onlarca makalesinin “talimatla” (eğer illâ bu çirkin askeri deyimi kullanmak zorunda kalacaksak) yazıldığını ben biliyorum. Sadece Halil Berktay değil, ben de dahil Aydınlık hareketinin eli kalem tutan bütün yazarları “talimatla” yazı yazardı. Üstelik bunda da, örgüt çerçevesinde yazı yazmak söz konusu olduğunda, anormal bir şey yoktu. Yazı Kurulu sen şunu şöyle yaz derdi ve biz de oturur o yönde yazılar yazardık. Çoğunun fiilen yazılış şeklini unutmuşumdur ama örneğin 12 Mart muhtırasının hemen ardından haftalık Aydınlık dergisinin, muhtıraya karşı tutumunun, bizzat Halil Berktay tarafından bir arkadaşın evinde nasıl yazıldığını bugün gibi hatırlarım. Daktilonun sesi bile kulaklarımdadır. Üstelik yazı, orada bulunan bizlerin “talimatıyla” birkaç kez geri çevrilip Berktay tarafından tekrar tekrar yazılmıştır…” (Gün Zileli, 16 Nisan 2011 ”Halil Berktay Yaşıyor mu hala?”)
”Yazın” hayatına büyüklerinin talimatları çerçevesi ve perspektifinde yazdığı yazılarla başlayan Berktay, İbrahim Kaypakkaya’nın, ”kanına göz diktiği” günlerden çok uzaklaşmamış olmalı ki şimdi de bir başka devrimciyi, Prof. Ersanlı’yı ihbar ediyor. Berktay, Taraf’ın 07 Kasım 2011 tarihli nüshasında yer alan yazısında, polis dinlemeleri olmasa da, yani uydurulmuş delillere de gerek duymadan ”tasavvurları” üzerinden ihbarda bulunuyor:
”Taraf‘ta bir yığın şey yazıldı, polisin neleri dinlediği ve kaydettiği hakkında. Bunlar olmasaydı bile, orada “ezilen millet”in “haklı savaşı”nın, ya da KCK’nın (hegomonik, despotik karakterine pek çok yorumcunun dikkat çektiği) programının en azından teorik esaslarının, veya son bir yılda attıkları -Meclis boykotu, Çukurca ve “yeniden savaş” dahil- bütün adımların “haklı”lığının altının çizilmediğini tasavvur etmemiz mümkün mü? Daha net konuşalım : BDP’nin de üzerinde ve arkasında, PKK ve KCK’nın maddî-manevî varlığının bütün atmosfere sinmiş olmadığına inanabilir miyiz”
Özgürlükçü, Berktay, ”tasavvurlarıyla” polislere de görev bırakmadan ihbarını yapıyor.
Hem de ne üzerine yazıyor bunları Berktay, kendisini kale almadan başlamış sonuçlanmış, ”Biz de siyaset akademisinde ders vereceğiz” kampanyası hakkında yazıyor.
Berktay yazısında, eksik de olsa kendi birikimlerinden de örnekler vererek, ”Sanki ben geçmişte hiç parti okulu yönetmedim, ders vermedim. Hangi sert çekirdekli kadro örgütü, kendi ana ilkeleri ve temel çizgisini kendi parti okulunda eleştiriye açar, açtırır? Marksizm-Leninizmin ve ondan türeyen bütün diğer “devrimci şiddet” akımlarının teorisi hazırdır, bu konuda” diyor. Elbette Berktay’ın, örgütünü eleştirdiği için, bir yoldaşının infaz edilmesini isteyen biri olarak bunları herkesten daha iyi bildiği kesin.
Vakti zamanında örgütü içinde ‘Stalinizmin’ tartışılmasını bile yasaklayan Berktay’ın temel hatası herkesi ve her siyaseti kendisine ve kendi içinde yetiştiği siyasete benzetiyor olmasıdır.
Kendi parti arkadaşının infazına soyunan, pusucu Berktay, hiç bir ilgisi olmayan bir bağlantıyı kurabilmek için iftiradan da çekinmiyor. BDP Siyaset Akademisi ile El Kaide arasında bir ”eşitlik kuran” Berktay, ”Faraza El Kaide (veya legal cephe örgütü) bir siyaset akademisi açıp, Darülharb‘deki kâfirleri öldürmeyi Kuran’ın emrettiğine dair dersler koysa, devlet de bunu kapatmaya kalksa, biz içeriğinden tamamen bağımsız olarak, çok soyut bir “siyasî partilerin eğitim faaliyeti özgürlüğü” uğruna, göğsümüzü gere gere “bu parti okulunda da ders veririz” diyebilir miyiz?” diyor.
Amaç belli, Kaypakkaya’nın kanına girmeyen Berktay, bu kez de Kürt dostlarını hedef gösteriyor. BDP Siyaset Akademisi’nde ”cinayet kararları verildiğini” iftirasını atıyor.
Kendisine hiçbir biçimde bir teklif yapılmadığı halde ısrarla kendisini bu konunun bir parçası yapma kompleksindeki Berktay, ”Kürt milliyetçiliği” ile dalga geçemediği için hayıflanıyor. ”Tutun ki her nasılsa beni (bile) çağırdılar. Türk milliyetçiliği konuşacağım da Kürt milliyetçiliği konuşmayacağım; ya da Türk Tarih Tezi’yle dalga geçeceğim ama şurada burada rastladığım, (sadece) Kürtçenin bir “doğal dil ve doğa dili” olduğu cahillikleriyle, sahte-bilimiyle dalga geçmeyeceğim, öyle mi?” diyor Berktay.
Oysa, Slavoj Zizek, bu tavrı, yani milliyetçilik karşıtı entelektüelin tavrını fena halde şaibeli bulur ve milliyetçiliğin onun üzerinde yarattığı büyülenmeye dikkat çeker. Zizek’e göre:
”Liberal entelektüeller, milliyetçiliği reddederler, onunla alay ederler, ona gülerler, ama yine de güçsüz bir büyülenmeyle gözlerini ondan alamazlar. Milliyetçiliği itham etmenin getirdiği entelektüel haz, kişinin kendi iktidarsızlığını ve başarısızlığını başarıyla açıklamanın verdiği tatmin hissine tekinsiz denecek ölçüde yakındır…”
BDP’yi kast ederek, ”Silâhlı bir örgütün gölgesinde, vesayeti altında siyaset yapmaya devam eden bir “ikinci kademe” partisinin vitrinindeki süs, entelektüel yol arkadaşı olmayı kabul edemem” diyen Berktay, kendisine teklif edilmemiş bir öneriyi, sanki teklif edilmişte onu geri çeviriyormuş tasavvuru ile-adeta kendini darı ambarında gören aç tavuk misali-, ”reddetmenin” hazzını yaşamak istiyor.
Kant Fransız Devrimi’nin tarihsel öneminin, Paris sokaklarında gerçekte olup bitenlerde değil, bu özgürlüğü gerçekleştirme girişiminin eğitimli aydınlanmış kamuoyunda uyandırdığı heyecanda aranması gerektiğini söyler. Kant’a göre bu yankı, salt özgürlük imkanına değil, antropolojik bir olgu olarak, özgürlük yönündeki eğilimin gerçekliğine de tanıklık eder.
www.firatnews.com
AHM-ATİK Haber Merkezi













