CAFER’in ardından
5 Kasım 2011 | 10:19
MAHMUT ÖZKAN | 05 – 11 – 2011 | 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’nın 1.yılında Almanya’ya gelişimden birkaç ay sonra tanımıştım kendisini. Avrupa’da böyle inançlı, cunta karşıtı etkinlikler örgütlemeye çalışan, yetenekli birisiyle karşılaşmam beni olumlu etkilemişti. Dönem aynı zamanda Proleterya Partisi saflarında ortaya çıkan bir bölünmenin de arifesiydi. Yurtdışında kadrosal faaliyet yürütenlerin çoğu ideolojik konularda kurucu önder Kaypakkaya yoldaşın görüş açısından uzaklaşmakta ve özelikle de AEP revizyonizminin görece etkisinde kalarak Mao Zedung’u savunup savunmama konusunda tereddüt geçirmekte ve dolayısıyla bu düşünsel savrulmaya parelel olarak ta Türkiye’deki mücadeleyi adeta tatil eden bir önermeler bütünü dillendirmekteydiler. Bu hizipci faaliyete yurtdışında karşı duran çok az sayıda insanlardan biri de Cafer’di. (Cafer, Hoca ve Arap) üçlüsü bu süreçte, Yurtdışı Hizibi olarak ta adlandırılan -Bolşevik Partizan hizibinin- etkilerini kırma konusunda olumlu işlev gördüler. Kadrosal yapının ana gövdesi o hiziple birlikte hareket etmiş olmasına karşın, onbinlerce kitle Türkiye’de devrimci mücadeleyi Proletarya Partisi’ne destek vererek sürdürmeden yana tavır koydular; her dernekte hummalı tartışmalar olmakta idi.
Bu kitlelerin eğilimlerinin belirlenmesinde, Cafer ve Osman Dayı önemli etkiler yapmaktaydı. Derneklerimizin bir kısmı hizipci kesimin etkisinde kalmıştı. Cafer, gecesini gündüzüne katarak kararlı ve iknacı bir çalışmayla gittiği yerlerde sempatiyle karşılanıyor, adeta hizipci çalışmanın etkilerini kırıyor ve ATİF saflarını yeniden derliyordu.
Batı Avrupa’da, Kanada’da, Avusturalya’da, Libya’da, Yunanistan’da sempatizan çevrelerin örgütlenmesinde olumlu rol oynuyordu. Devrimci demokratik çalısmanın az bulunan yetenekli önderlerinden biriydi.
Teorik bakımdan tartışmalarda zorlandığımızda Cafer’i toplantılarda yanımızda görmek isterdik. Sanki o toplantılarda yanımızda olursa, hizipci teorisyenlerin boş ve zehirli görüşlerini alt ederdik. Öyle de olurdu. İnançlı ve kararlı duruşu, ikna kabiliyeti ve meseleleri dolandırmadan, kitleye anlaşılır konuşmalar yapması, ona olan güveni artırıyordu. Deyim yerindeyse Hizipci kurmayların canlarına ot tıkıyordu. 1982 yılında cezaevlerinde esir düşmüş arkadaşların yurtdışında seslerini duyurmak ve cuntanın idamlarına, işkencelerine karşı daha etkin kurumlar yaratmamız gerektiğini önerdiğimde, hiç tereddüt etmeden, hemen diğer yoldaşlarımla görüşeceğim ve sana haber vereceğim demişti. Aradan belki 1 ay bile geçmemişti ki; ÖMDK(Özgürlük Mahkumlarıyla Dayanışma Komitesi) adında bir kurum yaratmalıyız fikrine varmıştık… Bu kurumsal çalışmayla uzun yıllar ben ilgilendim. Tutsaklarla mektuplaşmayı, onlara ve ailelerine maddi manevi yardım etme çalışmalarını yürüttük. İmza kampanyaları, standlar, yürüyüşler düzenledik; olumlu sayılabilecek işlevler gördük. Cafer bütün kitle faaliyetlerinde, mitinglerde, yürüyüşlerde pratik olarak görev alır, en geniş kesimlerin biraraya getirilmesine büyük önem verirdi. Yıl 84 sonları 85 başlarına geldiğinde; düşünsel olarak önemli farklılıklarımız başlamıştı. O; genellikle 2. MK diye de tabir edilen sağ hatta yakın duruyor, onları bazı konularda eleştirse de bizim baktığımız yerden meselelere bakmıyordu. 1986 yılına geldiğimizde Avrupa’daki çalışmaların ve derneklerin bir konfederasyon biçiminde örgütlendirilmesi fikrine varmıştık. Bu fikrin ortaya çıkmasında yine o belirleyici olmuştu.. Bu çalışmaların koordinesi için oluşturulan 3 kişilik yürütmede yine Cafer başta olmak üzere Musa ve Kirve Hasan yer almışlardı.
1986 yılında yapılan Kuruluş Kongresi’nde ATİK’e başkan seçildi ve akabinde Avrupa’nın diğer ülkelerinde fedarasyonlar oluşturulması ve göçmenlerin ekonomik demokratik talepleri doğrultusunda örgütlenmeleri için büyük uğraşlar verdi.
Yanlış hatırlamıyorsam 87 yılına geldiğimizde birleşik kitle örgütleri fikrini ortaya attı. Bu fikir, o dönemde kongremizde mahkum edildi. Cafer ilk siyasal yenilgisini almıştı. Ama çalışmalarımıza katkı vermesi için yine de onu başkan seçmiştik. Ancak yayın politikamızda da fikir ayrılıklarımız derinleşti. Mücadele gazetesinde o dönemki iradenin genel görüşlerine uygun olmayan görüşler ve yazılar yazdı, bir kaç defa uyarıldı. Onu kaybetmek istemiyor ve birlikte mücadelede yürümek istiyorduk. Bu nedenle işlediği bazı hatalara karşı daha tolerans gösterilmekteydi. 1989 yılına gelindiğinde askere gitmek istediğini belirttiğinde, ikna etmek ve böyle bir eğilimin ideoljik boyutlarını anlatmaya çalışsak ta ekili olamadık ve o tercihini örgütlü mücadelenin dışına çıkmaktan yana koydu. Bütün bunlara karşın dostluklarımız devam etti. Her dönem haberleştik. Hal hatır sorduk. 19 Aralık 2000 cezaevleri saldırısında kardeşimi kaybettiğimi öğrenmiş ve başsağlığı için aramıştı. “Gencecik insanlarımız direniyor düşüyor ve biz hiç birşey yapamıyoruz” diye kahrolduğunu söylemişti. 2006 yıllarında hastalandığını duyduğumda aradım. Atlatır ve yeneriz diyerek hastalığını küçümsemisti. O sıralarda legal parti kurma girişimi ve çalışmaları başlatan eski tüfek bir kısım arkadaşın imzaları arasında ismini gördüğümde sormuştum; … “ Ya Cafer o imzaların içinde hep içi boş, mirasyediler var.. O kesimlerle bu iş olmaz” dediğimde; “..ya ben bu şekilde düşünmüyorum, benim imzamı koymuşlar, ama ben o projenin bu tarzla olmayacağını biliyorum ve haklısın böyle bir parti çalışmasına dinamik devrimci enerji lazım. Legal parti kuralım çalışmasına imza atanların çoğu Türkiye’ye dahi gidemiyor. Bu kadroyla Türkiye’de yasal parti olmaz” demişti. Daha sonraki yıllarda hastalığı iyiden iyiye ilerledi.
Bundan 3 yıl kadar önce eski dostları, yoldaşları Stuttgart’ta kendi sahibi olduğu Arena’da bir moral etkinliği düzenlemişlerdi. Etkinliğe Hanoğlu ve Halo bizleri de davet etmişlerdi. ATİK’i temsilen ben ve Dursun yoldaş katıldık. Bizleri gördüğünde sevindi, duygulandı. O etkinlikte bir de konuşma yaparak ATİK’e yaptığı katkıları ve emekleri yad ettik. Bir an önce sağlığına kavuşması temennimizi ilettik. Stuttgartta ani bir şekilde kaybettiğimiz Naciye ablayı son yolculuğuna uğurlamak için tertiplenen anmada, birbirimize takıldık, şakalaştık. “Bana, ben ölünce arkamdan rakı için, yad edin” demisti. Bende takılarak, “Cafer senin cenazene kalabalık çok sayıda insan katılır,en az 200 şişe içki gider, sen şimdiden ortağın Halo’ya parasını bırak..” diye takılmıştım…
2010 yılında Stuttgart’ta düzenlenen Kaypakkaya’yı anma gecesine kısa süreliğine uğramıştı.Yine gözleri dolu olarak, o eski mücadeleci günlerini hatırlamış, sevdiği yoldaşların durumlarını sormuş ve selamlarını iletmişti..Gönül bağını ve dostluğunu hep korudu.
Cafer (Bedi Avcı)’i kaybettiğimizi, şimdiki ATİK Baskanımız Yılmaz Güneş haber verdiğinde Almanya dışındaydım, cenazesinde bulunamamanın burukluğunu yaşadım. Cafer’in ölümü artık dayanılmaz hale gelen hastalığı sonucu hem beklenendi, hem de bir biçimde çektiği acıların son bulması açısından bir kurtuluştu. Ama yine de ölüm aramızdan dostlarımızı koparırken geride bir iç sancısı oluyor ve bir şeyler kopuyor. Yaşanmışlıklar, yoldaşlıklar, kopuşlar, eleştiriler, dostluklar hep insana özgü seyler.
Sınıf mücadelesi devam ediyor ve inatla, sabırla sürdürenler var. Bu mücadelede katkısı olan, emek veren herkes, büyük insanlığın kurtuluşu mücadelesini yürütmeye devam edenler tarafından daima anılacaklardır. İşte gerçek ölümsüzlük denen şeyde bu olsa gerek…
AHM-ATİK Haber Merkezi




(Toplam 5 oy, ortalama: 4,80)









