Suzan Zengin’e Mektup
17 Ekim 2011 | 13:06
RAGIP ZARAKOLU | 17 – 10 – 2011 |
Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Haram sevaboldu, sevap haramdır.
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
çekin ki körükleri ateşe girdi demir.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile,
kendi kendilerin reddü inkâr edile,
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi 1939
Ailen, seni sevenler ve ideallerini paylaşanlar ile Tuzla Cemevi’nden.
Topraktan geldik toprağa dönüyoruz.
Bize can verenler olduğu gibi, biz de can veriyoruz geleceğe.
İnsanın ölümsüzlüğü burada…
Biriktirdiklerimizi, yani bilgiyi, sevgiyi, yaratıcılığı aktarıyoruz yeni gelenlere.
Ve isyanı zulme karşı, sevgiyi nefrete karşı, eşitliği köleliğe karşı, kucaklaşmayı dışlamaya karşı…
Bunun için ölüm yok bize. Sen de devam edeceksin yaşamaya kavgamızda. Tıpkı Ayşe Nur ve diğer sevip özlediklerimiz gibi.
Sen de önce sağlıksız yargı kurumunun ve insanilikten çıkmış hastane kurumunun kurbanı oldun.
Seni hapishaneye sağlıklı teslim ettik, bozulmuş sağlıkla geri aldık.
Seni hastaneye sağ teslim ettik ölü olarak geri aldık.
Bir ülke kendi yurttaşının can emanetine bu kadar mı ihanet eder?
Yaş 52…
Frankfurt’ta Basın Merkezi’nde düşünce özgürlüğüne ilişkin bir şeyler çalışırken SMS ile Bekir’den kısa bir mesaj aldım, sana son kez 2 gün önce yazışımdan sonra, seni bekliyoruz diye.
Kısa bir mesaj, iki kelime sadece: “Suzan’ı kaybettik.”
O kadar işte.
“Suzan’ı kaybettik”. O kadar kolay bir insanı yitirmek.
Oysa daha ne kadar çok şey vardı ortak yapacağımız.
Mesela Ho Şi Minh’in cezaevi şiirleri…
Kızkardeşin, Avusturyalı anti-nazi bir direnişçinin anılarından elyazısıyla yaptığın çevirileri tape ediyor. Çevirin yarım kalmayacak, tamamlanacak merak etme.
Tessa Hoffmann, hapisten çıkar çıkmaz gözden geçirdiğin, “Anadolu Hıristiyanlarının Tasfiyesi” adlı çevirine önsöz yazıyor.
Onu da hemen ulaştıracağız insanlara.
Sen kendi acını bastırarak, başka insanların üstü örtülen acılarını deşerek sağalttın kendini zindanda.
Ne güzel yanıt oldu bu onlara.
Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nın onur konuğu İzlanda.
İnsanoğlunun doğa karşısında tutunmasının en güzel örneklerinden biri olan, 2-3 yüz bin nüfuslu bir ülke, kitabı kutsayan, okumayı ve yazmayı seven.
Karanlıklar ülkesi kışın ve ışık ülkesi yazın. Yanardağları bir patladı mı, dünya uçak trafiğini kilitleyen…
Kitabı çocukluğumdan beri kutsayan biriyim ben de.
Ama kitap ne kadar aşağılandı bu ülkede.
Ne kadar çok kitap yakıldı, imha oldu, toprağa gömüldü.
Benim Hac ziyaretim Frankfurt Kitap Fuarı’mdır.
Ama 20 yıldır onun tadını çıkarmaktan çok, zindandaki yazarlarımız, çevirmenlerimiz, yasaklanan kitaplarımızla ilgilenirim.
Sene 1991, ilk gidişim İsmail Beşikçi hapiste, 1992 Fikret Başkaya, 1993 Haluk Gerger ve 1994’te sıra Ayşe Nur’da… Yine de şanslılardı Musa Anter’den…
1998 yılında Ayşe Nur, bütün onlar adına, Kitap Fuarı’nın 50. yılı vesilesiyle sıradışı bir ödül aldı.
Ona bir pasaportu çok gördü bu ülke.
Boş yıl olmadı asla. 80 sonrası birçok yazar yurtdışına sürgüne gitti. 90 sonrası ağırlıkla Kürt yazar ve gazetecileri…
Türkiye’deki yazarlar birlikleri kadar üyeleri olabilecek, Sürgündeki Yazarlar Birliği’ni kursalar.
Geçen Fuar, yani 2010 Doğan Akkanlı hapisteydi, geçen hafta beraat etti. Ama babası ile son bir kez olmasın kucaklaşamadı.
2011 Aram Yayıncılık editörü Bedri Adanır hala hapiste. Ve 60’ın üstünde muhalif gazeteci…
Pardon, onlar gazeteci bile sayılmıyorlar değil mi?
Seninle beynimim içinde konuşurken, bir yandan da yüce Bach’ın İtalyan Konçertolarının piyano için yorumunu dinliyorum Alexandre Tharaud’un yorumu ile…
Hüzünlü, ama derinleştirici ve sağaltıcı…
Yüzün gururlu ve huzurlu imiş, Ayşe’ninki gibi.
Teslim olmadım, onurumla yaşamayı başardım demenin verdiği mutluluk ile.
Keşke bizde de mask alma adeti olsaydı. O bakışı sonsuz kılmak için.
Evet, Anadolu’ların Almanya’ya göçünün 50. yılı bu yıl, herkes Almanya’dan yakınır ama, ben iyi ki kapıları açmışlar diyorum.
Bu ülkeyi 90 yıldır yöneten anlayış, insanları her anlamda yoksullaştırmaktan başka neyi başardı ki.
Sen de ilk gidenlerin çocuğu olan 2. kuşaktansın.
Bu ülke emekçisine ne bir gelecek, ne kaliteli bir konut, ne kaliteli bir yaşam sağladı, o faşizan anlayışı ile.
Sen orada kalıp, rahat bir yaşam sürebilirdin, eğitimin ile, bilgin ile, ama dönmeyi tercih ettin, ülkenin emekçilerinin kurtuluşuna katkı sunmak için.
Ve bu ülke sana teşekkür etmedi döndüğün için.
Daha 96’da gözaltına aldılar, ama dik başınla çıkmayı bildin.
Bu nasıl bir yargı ki, DGM’leri aratır vaziyette.
Bu ne biçim sözde yargı reformu ki, uyduruk gerekçelerle, salt insanları, siyasal düşünceleri ve kimlikleri nedeniyle hapiste tutma hakkını kendini görür.
Bu nasıl bir ülke ki, gencecik insanlar Başbakanı, bilmem ne bakanını, YÖK’ü protesto etti diye, “terörist” olarak yargılanır?
Eskiden askere biat edilsin istenirdi, şimdi her türlü otoriteye…
Seninle son vedalaşmadan sonra, sahil yoluna yönelirken, Kurt Kiremit’in de olduğu eski fabrikalar bölgesinden geçtik.
Kurt Kiremit çoktan tarih olmuş…
Biliyor musun, 80 öncesi gençlerin fabrika duvarlarına yazdığı özgürlük sloganları yeniden belirmeye başlamış.
Çünkü o zaman yazılama çok kere bölgede zift ile yapılırdı.
Zift fabrikasında çalışan bir proleter, duvarın yanında bir yere bir teneke zift bırakırdı, yazılamaya çıkılacağı akşamlarda.
Duvarlar sıva ile kapansa da, 30 yıl sonra alemetler yeniden belirdi.
Demek ki, gerçeği kapatmak, özgürlük çağrılarını ilelebet susturmak mümkün.
Alametler belirdi Suzan, yine.
Zulme karşı, köleliğe karşı, insan dışılığa karşı, talana karşı…
Alametler belirdi.
“Alametler belirdi, vakit tamamdır.”














