Almanya’da sicak sonbahara doğru mu?
30 Haziran 2009 | 11:00
Bu hafta Almanya sokakları öğrenim alanındaki skandala varan durumu protesto eden orta ve yüksek öğrenim öğrencileriyle doldu, taştı. Öğrenim boykotu haftası ülkenin her tarafını sarmış durumda. Kapanma tehlikesi altında olan Opel fabrikasının işçileri, öğrencilerle dayanışma içerisinde olduklarını açıklayarak, egemen politikaların her kesimi etkilediğini ve ancak birlikte hareket edilebilirse, politika değişikliğine yol açılabileceğine dikkat çektiler.
Katılımın, demokratik olduğunu iddia eden bir ülke için feci düşük olduğu Avrupa Parlamentosu Seçimleri’nden üç hafta sonra, yerküreyi sarmış derin iktisat ve malî krizinin ortasında ve içerisindeki sınıf çelişkilerinin böylesine bariz biçimde ortaya çıktığı Almanya toplumunun »bahçesini keçiye teslim ettiği« bir ortamda DIE LINKE partisi bugün Berlin’de Federal Kurultayı’nı topluyor. Kurultay, Eylül ayında yapılacak olan Federal Seçimler için hazırlanan bir »Seçim Programı«nı tartışıp, onaylayacak.
Her ne kadar parti içerisindeki akımların üzerinde anlaşarak hazırlandığı belli olan program, Almanya’da gerekli olan bir politika değişikliği yönünde doğru tespitler yapmış ve talepler koymuş olsa da, şu an için asıl dikkat çeken, parti içerisindeki akımların ortak program çerçevesinde seçime odaklanmaları değil, yaygın medya üzerinden uğursuz bir kavgaya girişmiş olmalarıdır.
Tartışmalarda ve yaygın medyanın hoşnutlukla kullandığı »jurnalleyici« sözüm ona eleştirilerde, oklar partinin önde gelen isimlerine yöneltilmiş durumda. Kuşkusuz medya kullanılarak en fazla eleştirilen, partinin eşbaşkanı Oskar Lafontaine’dir. Başta Berlin Eyalet Hükümeti’nde (Berlin Senatosu) yer alanlar olmak üzere, genellikle Doğu’daki eyalet örgütlerinde güçlü olan »demokratik sosyalistler«, Lafontaine’i »kökten muhalefetçi« ve »sol popülist« olarak suçluyorlar ve partinin »realist ve pragmatik bir anlayışla, toplumun temel sorunlarının çözümü için sorumluluk alması gerektiğini« savunuyorlar.
Hani, Lafontaine’i savunmak benim görevim değil, ama alınacak »sorumluluk«, Berlin’de SPD ile girilen koalisyon hükümetindeki gibi bir sorumluluk ise, vay halimize. Bu »sorumluluk« nedeniyle partinin son Senato Seçimleri’nde yüzde 10’dan fazla oy kaybedilmesine neden olduğu pek çabuk unutuluyor doğrusu.
Her neyse, asıl sorun, bu tartışmalarda açıkça söylenmeyenlerdir. Pragmatik yaklaşım savunucularının gönlünde bir »kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyonu« yatmaktadır. Yani son yılların en asosyal ve neoliberal politikalarını uygulamış olan SPD ve Yeşiller ile ortaklık aranmakta, »matematiksel« olarak var olan bir »sol çoğunluktan« bahsedilmektedir. Yasa yolu ile yoksulluk yaratan, sosyal güvenlik sistemleri ve sağlık alanı başta olmak üzere kamusal varlıkları özel sermaye birikiminin hizmetine sokan, AB üzerinden Çekirdek Avrupa’yı kurup, eşik ülkelerini »Hinterland«ı haline getirecek biçimde, AB’nin neoliberal ve militarist dönüşümüne destek veren ve 1945’den sonra Alman ordularının ilk kez saldırı savaşlarına katılmalarını sağlayan ve bugün de bu politikaların doğruluğundan zerre kadar şüphe duymayan bu partilerle oluşacak bir »çoğunluk«, olsa olsa en fazla solun içini boşaltmaktan başka bir şekilde sol ile alâkalı olmayacaktır.
Görüldüğü kadarıyla yaygın medya, özellikle muhafazakâr basın, DIE LINKE’nin bir tarafta »realist«, diğer tarafta da »akıllanmayacak biçimde sekter ve aşırı« akımlara bölündüğü propagandası için, kişiler üzerinden yürütülen bu tartışmayı kızıştırmayı beceriyor. Aslında üzerinde düşünmeye değer yanları da olan eleştiri yazılarının, hem de seçimler öncesinde DIE LINKE’ye karşı yayıncılık savaşı ilân etmiş dergi ve gazetelerde yayımlanması, Almanya politik solu açısından öyle hiç te övünülecek bir resim sergilemiyor.
Gerçi genelde partinin bir bütün olarak davrandığını söylemek güç. Zaten gerek bu yüzden, gerek sorunların köküne inen bir söylemle politika geliştiremediğinden, gerekse de planlı medya kampanyasından dolayı, partinin oy oranı gerilemiş durumda. Hoş, Federal Parlamento seçimlerine katılım, üç hafta öncesinin çok üzerinde olacaktır ve bu da oy oranlarını artırabilir. Ama parti, kendi seçim programında ortaya koyduğu talepleri daha güçlü bir sesle savunamaz, bunun için hazır duran toplumsal muhalif dinamiklerini harekete geçiremezse, seçmenin gazabına uğrayabilir.
Egemenlerin başa çıkmakta zorlandıkları kriz, resmî sayılarla 4,5 milyon çizgisini geçeceği söylenen kitlesel işsizlik, ücretler ve çalışma koşulları üzerinde artan baskılar, sağlık, öğrenim ve sosyal haklar alanlarında kronikleşen finansman açıkları, kapanan fabrikalar ve geniş kesimlerin artan hoşnutsuzluğu, sol taleplerin radikal bir biçimde ifade edilmesini ve parlamento ile »sokağın« kalp atış ritminlerini birbirleriyle uyumlaştırılmasını gerekli kılıyor. Bu başarılabilirse, her yıl umutla beklenen »Sıcak Sonbahar« Almanya’ya da gelebilir. Bunun koşullarını yaratmak için uğraşmak, bence DIE LINKE’nin üstlenmesi gereken asıl ve en önemli »sorumluluk«tur.
Murat Çakır – 20 Haziran 2009
| 30 – 06 – 2009 |
AHM-ATİK Haber Merkezi













